Çarşamba, Aralık 23, 2009

cingıl belss cingıl belsss


Bir yılı daha geride bırakmak üzereyiz. Vay be sevmiştim aslında ben bu yılı. Keşke hep bunda kalsaydık. Ama olmuyor maalesef. Günler, aylar, yıllar geçiyor ve ömür bitiyor. Sultan Süleyman’a kalmayan dünya bana mı kalacak sanki. Acaba onlar da yılbaşını kutluyorlar mıydı? Böyle hep beraber hareme dalıp vur patlasın çal oynasın ohhh padişahım çok yaşa….

Fatih baba-İstanbul’u da fethettik bu yıl seneye artık bakalım neler yapacaz…
Harem sakinleri – padişahım çok yaşa!!!
Fatih baba- bre yeniçeriler nerdesiniz? Boşuna mı devşirdik sizi! savaşarak girelim yeni yıla yeni fetihler yapalım. Çağ üstüne çağ açalım!
Birkaç iyi adam- padişahım çok yaşa!!!
Tarihin karanlık yanları var evet.

2009’a elveda 2010’a merhaba partisi hazırlıkları arifesindeyiz. Herkes için farklı bir heyecan bu yeni yıl. İyisiyle kötüsüyle bitirdik koskoca yılı. Geçen yılın enlerini seçilmeye başlanmıştır artık. Çok gerekli bir iş sanki. En çirkin, en güzel, en şık, en amele, en bilmem ne… bir sürü en furyası. Ben en’ler sıralamasında ne olurdum acaba? Hmm en sabırlı olabilirdim mesela. Sadece bu değil bir çok en olabilecek vasfım var ama bu yıl benim için sabır yılı gibiydi. Sabrımın sınırlarının zorlandığı zopzor bir yıldı işte.

Eee yılbaşında ne yapıyoruz? İşte bu günlerde en fazla duyduğum duydukça da saçlarımı yolduğum soru. Bir sürü plan, bir sürü insan. Dostum mutlaka bişey mi yapmamız lazım? Oturalım evimizde açalım televizyonumuzu dansözler felan ohh yandan yandan eğlenelim. Donatalım masamızı. Al sana yılbaşı eğlencesi. Oraya mı gidelim, buraya mı gidelim, damsız mı gidelim, dama mı girelim, onu mu giyelim, bunu mu takalım sarımsaklayalım da mı saklayalım derdi yok! Efenim buyurun bize gelin oturalım evimizde paşa paşa.

Yeni yılmış, eski yılmış, yıl eskimiş yenisi gelmiş nedir yani nedir? Günler aynı günler, haftalar aynı haftalar, aylar aynı aylar… yeni olan ne? Okul yıllarımızda hani her sene alınan yeni defterlere başlarken özenle başlardık. ‘’aga çok düzenli defter tutucam bu sene.’’ Gibi zor hatta imkansız sözler verirdik. Bunun gibi hissediyorum artık yeni yıllarda. Tertemiz bir sayfa açıp; geçen yıldan kalma tecrübeler ışığında bu yılı bambaşka geçireğimi felan hayal ediyorum. –yine- kocaman beklentilerim var yeni yıldan. Senelerdir bekliyorum gerçi bi numarası yok bu yeni yılların.

Hem zaten bize ne oluyorsa? Bize mi geliyor bu yeni yıl? Nerden geliyor hem? Elin gavuruna geliyor dostum. Uyan! Noel hem bunun adı. Babası felan var. Filmlerde görürsün sen ancak. Her evde mutlak suretle bir şömine, şömineye asılmak üzere hazırlanan rengarenk çoraplar… Şöminen yoksa nerden girecek sizin eve bu noel baba? Hediyeni nasıl koyacak çoraba? O uçan geyikleri nereye parkedecek bi defa(?) haa bu arada bizim evde şömine var. Valla var. Ne olur ne olmaz diye bir de çorap asıcam gece. Hemde baba çorabı… en büyüğünden.
Herkeslere mutlu yıllar şimdiden....
cingılllll bellssssssssssss cingıl bellssssss cingıl ool dı veeyyyyy

Pazar, Aralık 06, 2009

Çok başlı ama başlıksız


Uzun zamandır yazmadığımı farkettim
sıkıntılıyım sanırım bu ara. Bilmiyorum nasıl olduğumu sormaya korkar oldum kendime ‘’nasılsın?’’ diye. Karmakarışık bir ruh hali ne yapacağını bilememe durumları ve en kötüsü yalnızlık! Bir dost bir arkadaş omzuna yaslanıp ağlayabileceğin derdini sıkıntını paylaşabilecek güvenilir ve samimi olduğuna inandığın birileri lazım bana. Ama bakıyorum yok lan! Gerçekten yok. O kadar kalabalık ki çevrem üstelik. Ne kadar korkunç bi durum bu.

********Anlamsız bence herşey. Yaşamak anlamsız. Çabalamak, uğraşmak, çalışmak anlamsız. Ne için? kim için çalışmak? neden? Herşey yalan bence. Güzel ve kaliteli bir yaşam standartını yakalamak mı amaç? Pehhh.

*******Bir keresinde bir oğlanı çok sevmiştim. Her şeye anlam katandı o. Ve herşey onun içindi. Dünya onun çevresinde dönerdi. Güneş onun için doğar onun için batardı. Ağladım, güldüm, içtim, düştüm, kalktım felan filan onun için. Ne oldu? Yok şimdi hani nerde? Yeniden sever miyim peki? Sevdikte ne oldu onu söylesene sen bi bana…

******Teoman çalıyor şimdi; belki benim kağıt param bi şekilde döne dolaşa senin cebine girmiştir! Olamaz mı olabilir…
Belki de öyle olmuştur. Versin paramı arkadaşım. Onda ne arıyor. Benden bişey kalmasın onda. Ya da dur kalsın bakıp bakıp beni hatırlasın. Üzülsün. Üzülür mü peki? Ben olsam üzülürdüm beni kaybetmek bence zor bir durum. İstemezdim ben beni kaybetmeyi. (hehee evet egolarım..)

******* Neden insanlar bu kadar hoyrat? Neden bu kadar kırıcı? Neden düşüncesiz bu kadar? Bende öyle olmaya karar verdim radikal kararlarım arasına ekliyorum canım. Bencilliğin dibine vurucam. Valla yaparım! En azından denerim…

******* Sigara içmekten de sıkıldım üstelik. Bırakacam ama şimdi canım istemiyor. Ama içmekte istemiyorum. Çevremde bırak bırak güzelliğine yazık, ciğerlerine yazık daha gençsin bilmem ne cümlelerini kuran ağabeylerim ablalarım inadınıza bırakmıyor olabilirim. Asilik ruhumda var. Ne yapabilirim!

*******Sürekli ev arkadaşı aramaktan yeni birilerini tanımaktan, kendimi yeni birilerine tanıtmaktan çok sıkıldım. Tek başıma ev tutucam o olacak sonunda. Ama kiralar çok pahalı. En olmadı evlenirim. Haa o da ev arkadaşı değiştirmekten sıkıldığımdan yani. Başka bir şey değil. Kalıcı ev arkadaşı sana mis gibi. Yaparım hemen nöbet çizelgemi yemekti bulaşıktı temizlikti sıraya koyar gül gibi de geçinirim valla…

******* Ortam değişikliği şart bu ara bana. Askerde verirler ya hava değişimi. Bana da versinler. Havam değişsin. Hatta bana vermesinler havaya versinler direk değişimi. Ben aynı kalayım hava değişsin. Buralardan gitme buralar gitsin sen gitme gibi bişey oldu, olsun. Varsın öyle olsun.
DİpNöT: bu resim buraya olmadı bence. ama kullanmak istedim. sence de uygun olmadı bunu da biliyorum! üstüme gelme bu konuda...

Perşembe, Kasım 26, 2009

Koç gribi


Yarı açık mektup


Çok sessiz olmalısın. Sessizce gir yüreğime. Kimse fark etmesin geldiğini ben bile! Hatta kendine de söyleme bende olduğunu. Yüreğinin parmak uçlarına basa basa, yüreğimin ucundan tut. Sakın sımsıkı sarılma yüreğime, hep gitmeye hazır olsun bir yanın. Zaten benim de gücüm yok bir yüreği taşımaya. O yüzden bana da söyleme. Bilmemem en iyisi.


Konuşma sakın, güzel cümleler kurma bana… inanırım hemen kanarım öyle, öylesine. Küçük çocuklar gibi hem de. Yalan da olsa söylediklerin hazırım inanmaya. O yüzden söyleme. Bırak gözlerinde göreyim en güzel cümleleri. Gözlerinden çıkıp yüreğime aksınlar yine sessizce… Sen bak sadece! Ben kurarım cümleleri yüreğimde. Bakmadığında başlar çığlıklarım. Bakmadığında başlar karanlıklarım, gözlerini göremediğimde anlamsızlaşırım, yitirir kelimeler anlamlarını. Karanlıklarda koyma beni…


Sessizliğimiz bütün sesleri bastırsın! Her yerden, her telden sesler geliyor kulağıma. Kadınlar, erkekler, çocuklar çok kalabalıklar. Sesler uğultu gibi anlaşılmaz halde çınlıyor kulaklarımda. Sessizliğinle ört üstlerini. Buna ihtiyacım var. Sakinliğe, dinginliğe, senliliğe ihtiyacım var! Yaralarımı sarman için, yarama merhem olman için ihtiyacım var sana. Bunu senden istemem doğru olur mu? Bilmiyorum. Keşke yapsan ama keşke yapabilsen! Kendinde o gücü görüyor musun? Yok ben yapamam diyorsan o zaman lütfen yeni yaralar açma yüreğimde… ben güçlüyüm, kaldırabilirim, baş edebilirim ama yüreğim işte. O güçsüz! Üzgün, kırgın, mutsuz… onu incitme.


Üzme beni tamam mı?

Pazartesi, Kasım 09, 2009

Aşık oluyorum, Eyvah!


''Aşık oluyorum, eyvah yerimde duramıyorum...

Bile bile yanıyorum eyvah, kendimi tutamıyorum...''


Yok aslında ben aşık olmuyorum da yani olabilirim de bilmiyorum. Konu ben değilim şimdi beni geç bi başkası bu aşık olan. Saf, temiz, küçücük (umarım öyledir) ve daha filizlenmeden biten platonik bir aşk hikayesi anlatacağım size. Aslında anlatılacak pek fazla şey de yok. Hunharca ele geçirdiğim bir mektubu ifşa edeceğim. Hem de hiç acımadan:)))


Artık aşk neresindeydi bunun? nerede başladı? nerede bitti? ya da gerçekten aşk var mıydı? yok muydu? bunların cevabını sizlere bırakıyorum...


Çok duygusal bir mektup. Mezun olan bir ortaokul öğrencisinin türkçe öğretmenine yazdığı mektup:)) Tek kelimesini değiştirmeden aynen yazıyorum..


Merhaba dıddırıdıt hocam;


Naber ne yapıyorsun, iyisindir. ben size öncelikle kırgın olduğumu söylemek istiyorum.

Hocam okul yıllarımı çok özlüyorum. neden diye sorarsan eğer sen okula gelmeden önce benim hayatım güzeldi. Sen gelince hayatım alt üst oldu ben seni kız arkadaşlarımdan çok kıskanıyordum. özellikle de Esra'dan...

Hocam sen bana alt tarafı bir mektup yazacaksın bir mektup yazmaya vaktin yoksa daha ne diyim...

Çarşamba günü Ankara'ya gidiyorum. Kurban Bayramına kadar yokum seni unutmak için gidiyorum, umarım kafan rahat olur artık seninle uğraşmıyorum benim senin gözünde değerim hiç yokmuş bunu anladım.

Bu arada fotoğrafını hala saklıyorum ama bir değeri kalmadığını düşünüyorum yakıcam fotoğrafını bende senin hiçbir izin kalmasın umarım birgün karşılaşırız.



Bu arada su böreği istemişsin ben bilmiyorum bilmekte istemiyorum. beni börekle mi tehdit ediyorsun hiç mazeretine inanmadım. Daha iyi bir mazeret gerekli neden yazmıyorsun o kadar kötü biri miyim?

Lütfen yazar mısın? yazarsan senin için önemli biriyimdir. yazmazsan da anlarım ki değersiz biriyimdir.


HOŞÇAKAL




Mektup noktasına virgülüne dokunulmadan - pek fazla nokta virgül de yok ama- tam olarak bu şekilde. O hataları ben yapmadım yani :))


Aşkın hangi hali bu söyler misiniz?

Perşembe, Ekim 29, 2009

gençlikte yapılması gerekenler


Televizyon izlediğim nadir zamanlardan birinde yeni bir reklam farkettim. Gnctrkcll yapımlarından birisi. Ama bence gayet başarılı. Sevdim hatta. Bazen unutuyorum sanırım genç olduğumu. Değil miyim yoksa yaşlandım mı? Eskisi gibi değil içimdeki yaşama hevesi. O kadar çılgın düşüncelerim hayallerim yok nedense… bi ağırlık çöktü üzerime bi oturaklanma felan. Ama huzursuzum bu durumdan. Çok sıkıcı ama böyle yaşamak. Aslında geç değil bazı şeyleri yapmak için farkındayım. Yani yaş daha 23 bee… oha daha ne olsun kazık kadar olmuşsun mu diyorsun? Genç olamayacak kadar geç mi kaldım? Normal mi toz pembelerimin geçmesi? Hayır yaa hayır! Öyle olmamalı şimdi böyle düşünmeye başlarsam 30’umda gömün beni o zaman. Yaşanacak bişey kalmamış olur o hesaba göre.


Domuz gribi olayına binayen okullar Cuma günü de tatil edildi. Perşembe zaten 29 ekim tatil. Ne oldu koy cumartesi pazarı da dört gün tatil. Bir yerlere kaçıp değerlendirmek lazım değil mi? az değil dört gün… ama bi baktım kendime, evdeyim! Çayımı koymuŞum elimde sigaram önümde laptop oturuyorum. Işte reklama takıntım o dakka başladı. Çılgın gencimiz mankene yemek teklif ederken! Neden olmasın di mi? olabilitesi çok yüksek. Gençlik işte dedim(?) ee ben neyim peki? Neden bu koca tatili evde geçirme planı yaptım? Ters giden birşeyler var!
Bir kaç üniversiteli gence sordum. Hayallerinden bahset bana yapmak istediklerinden bahset dedim. Okulu bitirip iş kurmak istiyorum dedi pek çoğu. Sanırım sormak istediğimi tam anlayamadılar. Gençsin dedim daha çılgınca şeyler söyle bana ilerde yapamayacağını düşündüğün şeyler. Ama yok gençlik denilen güruh benden daha beter halde… ben daha gencim valla!

Ben düşündüm taşındım hatta kaşındım, karar verdim arkadaşım. Planlı yaşamak olayını abartıp gençken yapılması gerekenler listesi oluşturmalıyım. Görev gibi ödev gibi… her yapılanın yanına bir çentik atıp liste bitmeden yaşlanmamalıyım! Ya da yaşlanmadan listeyi bitirmeliyim…
Sanırım ben de 25 den sonra yaş artışı olayını donduranlardan olciiimm… kendime üst sınır olarak onu belirleyip 25 de bırakmalıyım. 17 imde çok gülerdim öyle yapanlara hatta 18 olduğum gün göğsümü gere gere yedi cihana duyurmuştum yeni yaşımı. Sevinmiştim büyüdüm diye ahh ahhh. Nerden bileyim ki ben günün birinde 25’e merdiven dayayacağımı… (duyanda beni 60 oldum sanır. Hehee anaam ben 30’dan sonra hiç çekilmem haa)


1- Saçı değişik bir renge boyatmalı. Lacivert olur pembe olur mor olabilir. Ama gençken yapılmalı bu iş. O zaman yakışır. 30 yaşında pembe saçlı bi hatun yoo yoo hoş olmaz!
2- Yurt dışına gidilmeli. Evet kesin gidilmeli hemde. 30undan sonra gidersen aynı lezzeti almazsın belki. Gençken gitmek lazım.
3- Sokak ortasında şarkı söylemeli avaz avaz.
4- Pearcing dövme ne varsa yaptırmalı en az bir kere.
5- Evden kaçılmalı. Yani yanına sadece sırt çantanı alıp şöyle 3 -5 gün kaybolmalısın. Nereye sürüklerse ayakların seni plansız programsız. Saate hiç bakmadan…
6- Motosikletle tura çıkılmalı. karadeniz, ege taraflarına olabilir.
7- Kamikazeye defalarca binilmeli. Ilerde kalp tansiyon şeker v.s. izin vermeyebilir…

Aklıma bu kadar geliyor şimdilik. Varsa eklemek istedikleriniz buyrun yazın. Hatta lütfen yazın fikrim olsun en azından bakarsınız ben de listeme eklerim….

Pazar, Ekim 25, 2009

Ölümsüzleştirmek


Eski fotoğraflar…
Ne kadar eski olabilirler ki?
Eski olan fotoğraflar mı yoksa onlardaki silüetler mi eskiyen?
Eskiyen biz miyiz aslında; farkında olmadan…
Her karede farklı anımsamalar, hatırlamalar, bir tebessüm belki dudaklarda oluşan.
Yanılgılar belki fotoğrafa bakınca hatırlanan…
Hiç ağlarken fotoğraf çektirir mi insan? Ama bakarken ağlıyor elinde olmadan…
Mutlu anlarımızı ölümsüzleştirmek adına bu yaptığımız.
Albümler dolusu mutluyuz… binlerce karede gülümsüyoruz.
Ve fotoğraflar da sarmaş dolaş poz verdiklerimiz…
Bir doğum günü partisi, arkadaş grubuyla bir piknik belki bir gezi.
Bir araya gelmişiz işte bir nedenle nedeni önemli mi?
Yine aynı tebessüm yüzlerde, herkes mutlu…
Kimdi peki şu sağdaki? Yok yok o değil kırmızılının yanındaki,
Hah işte o kimdi? Evet benim doğum günümde çekilmiş bu,
Ama o sağdaki hani kırmızılının yanında olan o kimdi?
Kırmızılının adı neydi?
Nerdeler şimdi? ölümsüzleştirmiştik oysaki…
Yan yana aynı karede poz vermiştik, deklanşöre basarken diğeri
Biz çilek demiştik…
Özledim…
Hepinizi…
Her şeyi…
Eskiyi…
Eski beni özledim!
Elindeki fotoğrafa saatlerce bakıp o anın her ayrıntısını hatırlamaya çalışmak.
O günlere tekrar dönmek imkansız değil mi?
Ama biraz uğraşırsam aynı duyguları hissedemez miyim?
Mutlu olamaz mıyım elimdeki fotoğrafla? Yetmez mi?
Çekmeyin beni artık, hiçbir karede olmak istemiyorum.
Geri gelmeyecek olan bir geçmişe hapsetmek istemiyorum kendimi…
Ölümsüzleştiğini sandığım o anın deklanşöre basıldığı anda öldüğünü biliyorum!

Salı, Ekim 13, 2009

Hopa Hobaaa BorÇka





Hayattan çalmak diye bir şey var mı?



Rutin giden berbat bir hayatın arasına biraz renk kattım bu hafta sonu. Ne birazı hatta rengarenk oldu valla. Mavi ile yeşilin muhteşem buluşmasını birbirleriyle iç içe tek vücut oluşlarını seyrettim. Bizzat şahit oldum. Ordaydım!
Kasvetli ve bunaltan çehresi ile Erzurum’dan başlayan yolculuk sarp sınır kapısında son buldu. Nerden başlasam anlatmaya bilemedim bak şimdi. Ama bu iki güzel günü paylaşmak içinde çok sabırsızlanıyorum. En iyisi yola çıkıştan başlayayım ben. Yok yok geceden başlayayım. Hatta önceki günü de anlatayım (?) bu bir haftayı anlatayım mı günlük kıvamında olsun yazı. Hatta dünlük evvelsi günlük felan… Yok korkma yaa şaka yaptım o kadarda değil. Sabah kalktım dişlerimi fırçaladım kahvaltımı ettim geyiğiyle beynini şişirmek değil niyetim. Ama yapabilirimde. Heheehe.

Çok beklentin olmasın bu yazıdan ben gittim gördüm beğendim. Veni vidi vici şekerim. Eğlenmekse; eğlenmek, dinlenmekse; dinlenmek, muhteşem bir göz banyosu yapmak kafayı biraz boşaltmaksa amaç o da mümkün. Deniz kenarında yakılan sigaranın dalga sesleri eşliğinde ciğerlere dolmasının verdiği zevk anlatılmaz, yaşanır! Dağların tepesine kurulan kulübe tipi evlerin içinde nasıl tipler oturuyor diye düşünmemek elde değil. Bir daha ki gidişimde bi kapıyı çalıcam valla. Merak ediyorum içerde ne yaşıyor? Kim yaşıyor? Nasıl yaşıyor yada yaşıyor mu??? Ama nerden gidilir o evlere nasıl gidilir yolu nerdedir çözemedim. Beklide her birinin birer helikopteri vardır onunla inip çıkıyorlardır(?) ancak öyle diyorum yani. Zaten helikopterleri varsa bile görmem mümkün değil o derece sık ağaçlarla bezeli dağlar. Boş olan bi karış toprak parçası yok. Mübarekler heryerden sürgün vermiş. Çoruhta bir güzellik katmış ki şehre sorma gitsin. Şırıl şırıl…

Hopada deniz kenarında şık mekanlar var. Adını hatırlayamıyorum isim hafızam pek yoktur ama bahçesinde hamak var ordan tanırsınız giderseniz. Heeehe. Mekanın Yemeklerini bilmem ama kahfaltılarını tavsiye ederim. Yidiim. Karadeniz taraflarına yolunuz düşerse muhlama yemeyi ihmal etmeyiniz efenim.

Hopadan sonrası Gürcistan zaten. Sınırları zorladık. Sarp sınır kapısında bi şansımızı denedik. Az kalsın yurtdışına çıkıyordum bu arada. freeshop felan varmış içerde bi bakıp çıkacam ayağına yattık ama yemedi kapıdaki gümrükçüler. Bir girseydim varya içeri valla o gazla devam ederdim dahada dönmezdim yurtiçine. Yurtdışı hayali yine yattı. Olsun ama yılmak yok. Neymiş efendim pasaportumuz yokmuş! Yeaakk yaaaa. Azimle şeyapan ıhhhmm ıhm. Neyse O sırada sınırdan geçen gürcüler vardı. Bildiğin insan işte. Yolda görsem ayıramam kim gürcü kim türk o derece .


Asma köprülere de değinmeden geçmek olmaz tabi. Çoruh’un üzerinden dağa giden uzun ince bir yol. Yükseklik korkunuz varsa ortasında kalırsınız. Ne gidebilir ne dönebilir. Arada sallanınca hele dizlerimin titrediğini hissettim. Ama bu heyecan yaşamaya değer. Adrenalin yüklemek lazım arada bünyeye. İyi geliyor…




Derler ya hani her şeyde vardır bir hayır diye, evet var bence de. Gidenin arkasından üzülmüştüm o kadar ama güzel günler geçirmemize vesile oldu. Böylesi hayırlıymış demek ki diyelim teselli olalım. Bu güzel hafta sonunda payı olan tüm arkadaşlarıma teşekkürü borç bilirim. İyi ki hayatımdasınız. İyi ki varsınız ve hep olun lütfen! Ihmm ıhm bak duygusala bağladım gibi yine ama yeri geldi sayın okur. Teşekkür faslına geçildiğine göre yazınında sonu geliyor demektir. Her şeyi benim söylememi bekleme çıkarımını yap saksıyı çalıştır. her şey iyi güzelde bu kısımda saçmalamışsın be hayalci diyorsan da senin fikrindir saygı duyarım. Saçmalayasım gelmiş olamaz mı? Millet olmayacak yerlerde saçma sapan çıkışlar yapıyor ben burada iki cümle fazla kurmuşum çok mu? Çok mu haaa söyle? /^^?*+%^ error.

Pazar, Ekim 04, 2009

İçindeki çocuğa sarıl; sana insanı anlatır



Ne kadar çabuk oldu herşey bir anda sanki. Dönüp baktığımda geçmişe; gördüğüm birkaç silik anı sadece. Oysa bendim o masalında kahramanı. Ne kadar çabuk yaşandı herşey. Ve unutulması da bir o kadar çabuk oldu.


Zamanında beni üzen hatta kahreden şeyleri hatırladığımda (pek çoğunu hatırlamıyorum gerçi. Bu da bir çeşit savunma mekanızması gömmek unutmak. Bende iyi çalışıyor evet) aynı şeyleri hissetmiyorum. O kadar üzülmüyorum. Ya da tam tersi mutluluktan bulutlarda gezdiğim yaşantılarım oldu. Fakat şimdi onları anımsadığımda sadece tebessüm ediyorum. Ama onları yaşayan bendim. Şimdide ben aynı benim. neden şimdi o kadar sevinmiyor ya da üzülmüyorum?
Zaman dediğini duyar gibiyimJ evet zaman. Hani herşeyin ilacı olan zaman, herşeyi halleden zaman hani. Zamanla alışmak, zamanla unutmak, zamanla sevmek, zamanla geçmek, zamanla düzelmek, zamanla tanımak… ne kadar çok şey yapılabiliyor zamanla. Nedir bu zamanın sırrı? Nasıl koca bir hayatı bu denli etkileme gücü olabiliyor?


Ne olursa olsun zamanın etkileyemeyeceği birşeyim var benim. Zamandan saklıyorum onu. Sadece zamandan değil aslında. Herkesten ve herşeyden! Kimsenin bakmasına izin vermiyorum. O bana ait. Aslında o benim diyebileceğim tek şeyim… saf masum tertemiz… her zaman mutlu yüzünde kocaman bir gülümseme. Üzüntümü sevincimi herşeyimi fütursuzca paylaşabildiğim yegane varlık. Beni sorgulamayan, yargılamayan, suçlamayan, üzmeyen tek şey. Karşılıksız bir sevgi besliyor içinde. Pazarlıksız, çıkarsız. Pek çoğumuz yapamıyoruz bunları ama o yapıyor. Sığındığım tek yer onun yanı. Onunla birlikteyken o kadar huzurlu oluyorum ki. Ve korkuyorum bir yandan da. Zamanla benden uzaklaşmasından, zamansız gitmesinden korkuyorum… bu nedenle saklıyorum onu zamandan! Hiç büyümeyen bir çocuk saklıyorum içimde. Büyümesini hiç istemediğim. Gözleri hep gülen bir çocukJ fırtınadan borandan ve her türlü hengameden kaçıp sığındığım limanım o. izin vermeyeceğim onu benden almana. Duy beni zaman duy beni!


Hepimizin içinde var aslında. Kimimizin haberi var kimimizin yok. Ama o hep içimizde. Hiç büyümemecesine hemde. Bazen yaşımıza uygun olmayan şeyler yaparız hani. Arkamızdan kaç yaşında adam yada kaç yaşında kadın şu yaptığına bak derler. Ama bilmezler aslında bu içimizdeki çocuğun yaramazlıkları. Tatlı haylazlıkları… çikolata krizlerim ya da gördüğüm topun peşinden koşma isteğim onun beklentileri aslında. Sarılıyorum ona sımsıkı. Iyi ki var! ve hiç büyümeyecek….

Perşembe, Eylül 17, 2009

İşte Tam Şuram Acıyor...


Baktığınız zaman göremezsiniz. elinizi uzatsanız dokunamazsınız. Kokusunu alamazsınız anlayamazsınız neresi olduğunu tarif edemem. Nefes alamamak gibi bir acı bu. Boğazımın tam orta yerinde düğümlenen yutkunmama bile izin vermeyen…
Uçsuz bucaksız bir denizin ortasında tek başına kalıp kafanı sudan çıkaramazsın hani. Çıkarmak istersin ama yapamazsın. bitmemecesine büyük bir denizin içinde gözünü açtığında sadece suyu görürsün . Sonra çaresizlikten gözünü kapatırsın bu sefer acıdan kör olursun…

Söylemek istediğin ne çok şeyin vardır oysaki. Bir toplayabilsen kafandaki darmadağınık kelimeleri. Çabalarsın güzel cümleler kurmak adına. kıyıya köşeye attığın kelimelere yeniden can vermeyi istersin. Tek tek tozlarını alırsın onların. Çok uzun zaman olmuş kullanmayalı. pek çoğuna dilin dönmez unutmuşsun sanki. Ama olsun kullanmasanda onları hep seninleydiler. Hep aklındaydılar içindeydiler. Senindi hep onlar. Geç kaldın belki ama hadi bi gayretle hazırla onları tertemiz giysilerle donat bayram çocukları gibi. Artık onların zamanı. bu kez kelimeler ağzından değil Kalbinden çıkacak kulakla duyulamayacak bir tını olacak…
Çığlık çığlığa susacaksın!
Ayrılık ilk değil senin için. Diğerinin bıraktığı acı 2 senedir okşuyor saçlarını. 2 senecik olmuş daha unutamaman normal : )) bak arkadaş geldi şimdi onun yanına en azından o yalnız kalmayacak. Iki acı elele tutuşacak. Sımsıkı sarıl onlara. Acıdan mı doğar insan? Doğ! Eşit paylaştır ikisinede hislerini. ama biri çok taze.
Dinlediğin her şarkı onları hatırlatıyor sanki. Bu sözleri yazanlar gizli gizli seni mi takip ediyor acaba? Ne yaşadığını biliyor. Şarkısında diyor işte ‘’..derde düştüm dermanını aradım/ derdimin dermanı yar imiş meğer/yari arar iken/ yardan ıradım/ yardan ırak kalmak ya dost/zorumuş meğer’’. Nerden biliyor?
Baktığın her yerde, dinlediğin her şarkıda, gittiğin her mekanda hatta yiyip içtiklerinde bile onlardan bir iz! Nasıl unutursan unut işte. ‘’Şimdi burda olsaydı şöyle derdi, o olsaydı böyle yapardı, bak burda otururken şunları söylemişti, beraber şu şarkıyı az mı dinledik beee…’’ gibi cümlelerin sonu gelmez! Her defasında boğazında bir düğüm. Ayrılık ölümden beter derler. Öyle mi peki? Ölümü tatmadım daha bilmiyorum ama ayrılık kötü. Ayrılık zor. Ayrılık acı. Bunu çok iyi biliyorum.
Elinin ucuyla tutacaksın herşeyi. Sarılmayacaksın hiçbirşeye benim diye! Sahiplenmeyeceksin arkadaş! Günün birinde çekip giderse gözlerine kan oturmaz o zaman. Sadece gitmiş olur. Ama ona sımsıkı sarılmışsan o zaman giderken senden bir parça götürür. Eksilirsin. Eksildim. Hem de yine!
Yak bir sigara daha…

Anlamsızlaştı mı herşey yine tam anlam kazanmaya başlarken. Dön yine sessizliğine. Yine senden gitti giden. Sen kaldın. Kalan olmak zor biliyorum. Giden olamadın sen hiç. Gidemedin kimseden. Gitmede zaten.

Hadi toparla kendini. Sil şu yaşları gözünden. Yine tak maskeni. Birde tebessüm yapıştır suratına. Kaldığın yerden devam et. Üzülmeni istemezdi onlar. Kıyamazlardı sana. Seni böyle görmeye dayanamazlardı. Isteyerek gitmediler zaten. Fırsatları olsa gitmezlerdi biliyorsun. Onlarında içlerinde ince bir sızı var. kanatma!
-bütün kapılar kapansa da O sana görünmeyen patikalar açar-

Fonda dinlenen şarkı ---------->> Gülay – bu ayrılık neden oldu

Salı, Eylül 08, 2009

Bul Beni.

Gitmekle kalmak arasında bir yerlerdeyim. Ne zamandan haberdarım ne mekandan. Boşluğun bir tanımı varsa gerçekten işte tam onun merkezindeyim. Yaşamakla ölmek arasında bir nefes mesafesindeyim. Beni bulmak için bir sebebin varsa eğer, bul beni...






Pazartesi, Eylül 07, 2009

Sinirli Blog Yazısı

Herkes mükemmel olamaz. Gerçi mükemmel kelimesini de kuantum fiziğine sormak lazım. Zaten öyle bir beklentim yok kimseden.

Ama ey insanoğlu!
Biliyorum hepinizde akıl var. bende de var sende de var. Neden kullanmazsın? Neden benim sinirlerimi zonklatırsın? Zeki de olamayabilirsin. Ama seni diğer canlılardan ayıran aklın var. kullan bunu lütfen. Hamallığını edesin diye sende değil o!


Embesil gibi dolanmandan nefret ediyorum. yakışmıyor insan dediğine. çevremde olma. çevrem olma. ben zaten çevrende olmam emin ol!

Hala ısrarla kullanmazsan alırım aklını! O olur yani.

Pazar, Eylül 06, 2009

Gel Gör Şimdi Ne Haldeyim


Bahçeli bir evimiz vardı. Iki katlıydı. Üst katta ev sahibi otururdu. Alt katta biz. Balkondan yukarı doğru sanki gökyüzüne ulaşacakmış gibi bir asma uzanırdı. Takip etsek onu sanki yıldızlara ulaşabilecektik.
Bahçenin ön tarafında kümesimiz vardı. Neler neler besledik o kümeste. Tavuklarımız vardı once sonra rengarenk civcivler. Sarı, kırmızı, mor… büyüdüklerinde aynı renk olacaklardı hepsi amahiç büyümediler. Belkide biz göremedik büyüdüklerini. Bizim için hep rengarenk kaldılar.
Sonra tavşanlarımız oldu. Çok korkardım dokunamazdım. Bembeyazdı tüğleri. Tellerin arkasından izlerdim. Kıpkırmızı gözleriyle bakarlardı bana. Zaten herşey rengarenkti o zamanlar. Sarı, mor, kırmızı civcivler; beyaz tüğlü kırmızı gözlü tavşanlar ve yemyeşil uzanan o asma…
Küçük bir köpeğimiz olmuştu. Nereden geldiğini hatırlamıyorum. Onunla oynamayı çok severdim. Ama korkardımda. Getirmesi için atardım topu. Ama hiçbir zaman getirmesini bekleyemedim. Topu attığım anda -kendimce en uzağa- ikimizde aynı anda koşmaya başlardık zıt yönlerde. Evin kapısını açık bırakırdım, topu attığım gibi eve kaçardım. Çünkü o topu yakalayıp bana doğru koşmaya başladığı anda korkardım. Sonra o da kayboldu bir anda. Nereden geldiğini hatırlayamadığım gibi nereye gittiğinide hatırlayamıyorum.
Babam ok yapardı bize bahçede. Ince bir dalın iki ucuna lastik bağlardı. Diğer dal parçasınında arkasını lastik girecek kadar oyar ucunu hafif sivritirdi. Ok atardık. Ben atamazdım…
Arka bahçede kiraz ve elma ağaçları vardı. Saklambaç oynarken ağaca çıkar dalların arasına saklanırdık. Kimsenin bizi bulamayacağını sanırdık. Ama hemen sobelenirdik. Orda olduğumuzu nereden anladıklarını hiç anlayamazdık.
Kışında başka bir güzel olurdu bahçe. Bembeyaz karı görünce dayanamazdık. Dışarı çıkmak için can atardık. Annem kalın kalın giydirirdi bizi. Atkılar, bereler, eldivenler… iki beden büyük kabanlarımız. Babamı kar topuna tutardık. O iyi atamazdı fazla. Bizi vuramazdı hiç. Ama biz asla ıskalamazdık. Elinden vururduk hep babamı. Çok sevinirdik. Ama babam bize kıyamadığıdan atmazmış. Biz sevinelim diyede attığımız kartoplarını eliyle tutmaya çalışırmış. Biz bunu çok sonra anladık…
Boyumuzdan büyük kardanadamı yapmamız bir günümüzü alırdı. Eve gelip yemeğimizi yer öğlen uykumuzu uyur sonra devam ederdik yapmaya. Gece yatmaya gittiğimizde atkımızı beremizi ona sarardık, üşümesin diye. Biz sobanın başında otururken o üşüyor diye üzülürdük. Eve getirmek için yalvarırdık anneme. O da bize anlatabilmek için bir parça kar getirirdi eve. Kar hemen erirdi… eve alamayız yoksa hemen erir gider derdi annem. Kabul ederdik. Ama biliyorduk bizi kandırıyordu. Kar tabikide erirdi. Ama biz adam yapmıştık. Kardanadam! O erimezdi…
Çok mutluyduk bir zamanlar…



Perşembe, Eylül 03, 2009

Fare Avcıları


Daha okullar açılmadı ama öğretmenin çilesi başladı arkadaşım. Evimizden barkımızdan kopup geldik doğu illerine. Ve bir hoşgeldin süprizi ile karşılaştım. Sınıfımı fare basmış! Evet çok ciddi yuva yapmış bütün evraklarımı kağıtlarımı yemiş, parçalamış.


Bütün malzemelerimi atmak zorunda kaldım. Geçen yıl bu seneye hazırlık olsun diye ordan burdan topladığım kaynak metaryal ne varsa hepsini mahfetmiş. Çok üzüldüm valla. Dışardan bakınca öğretmenlik ohhh temiz iş di mi? Salla başı al maaşı değil o iş arkadaşım. İşin iç yüzü farklı işte. şu ramazan günü iftardan (saat 7 den gece 12 ye) sonra okula fare temizlemeye gittim! Artık sahuruda yapar öyle yatarım. Tabi o manzaradan sonra yemek yiyecek hal kalmadı bende o ayrı mesele. (ayrıntıları vermeyeceğim zira iğrençti ööğğhh)

Hemde kaşar peyniri aldık mendeburlara. Elcazlarımla kapan hazırladım:) yapışkanları özenle yerleştirdim. Elimizde birer süpürge fare kovaladık. bissürü lan! Basmış yani bildiğin. Ama sadece bir tanesini kapanla yakalayabildik. ıykkkkk ciyak ciyak nasılda bağırıyor ama.
Hatta bununlada yetinmedik. Mahallenin çocuklarına kedi toplattık. sınıfa saldık kedileri. aptal hayvanlar kaçtılar sınıftan yaa! Al sana hazır fare di mi otur ye hatta çağır arkadaşlarını ziyafet çek. Yok anacım yok nankör bu kediler. Bu gün bizzat şahit oldum yani.


Sınıfımın adı çalışkan arılardı. Ama bu fare serüveninden sonra değiştirmeyi düşündüm. Fare avcıları yada micky mause çetesi gibi bişey yapabilirim. Bende fareli köyün kavalcısı modunda devam ederiz artık.


Doğu illerinde çürüyecek gençliğim. Fare kovalamadığım kalmıştı. Şükür onuda yaptık. Dur bakalım daha sezon yeni açılıyor. Neler neler olacak. Hayalci'nin doqu illerindeki maceraları diye aylık bülten falan hazırlasam tutar valla.


Çubukçu gör halimizi! kpss felan yalan olm. Dayanıklılık sınavı yapman lazım senin. O atayacağın 5000 varya işte onlara farklı testler yapmalısın. Ya da önce okullara bi bakım yap açılan ana sınıfları uygun koşullarda mı ona bak. Ondan sonra ata! 5000 tane daha fare avcısı vatana millete hayırlı uğurlu olsun. Onlarıda bekleyen bu ya da benzeri şeyler. Fazla bir beklentiniz olmasın yani. Benden söylemesi..
NoT: peşine düştüğüm fareler şu resimdeki gibi sevimli felan değildi.

Salı, Eylül 01, 2009

SaykodeLik EP!


Saqo yine yapmış yapacağını canım. Pesimist orkestra saqopa parçalarında alıştığımız bir lezzet değil. ilk dinlediğimde yadırgadım. ama sago yaparda dinlenmez mi? Daha yumuşak ve dinlendirici bir enstrumantel zenginliği sağlanmış bence. şarkıların sözleri ise gayet güzel. -her zamanki gibi- özellikle ''hain'' ve ''sürahi'' dinleye dinleye bütünleşmeme sebebiyet vermiş parçalardır. (Albüm çıkalı çok oldu. ama postu ancak giriyorum. sağlık olsun değil mi? ) :))


''Dinlerken saqo yine yapmış diyeceksiniz'' S.K.


Sıkı tutunup düşmesem olmaz mııı? ''Hain'den''


''bilinmezlik'' bu parçayı kolera'yla birlikte söylemişler. süper olmuş

''...aklımı kaçırmak üzereyim, ben çürük bir düzeneğin üzerindeyim, neyin beni beklediğini bilmemekteyim, her yerde bilinmezlik var! ''


Beğeninize sunuyorum albümü buradan indirmeniz mümkün.


KaF KeF

Pazartesi, Ağustos 31, 2009

KaRa MizaH (KPSS)


Blogları şöyle bir gözden geçirirken nerde neler oluyor kimler neler yapıyor merakı ile gözüm bir başlığa takıldı. algıda seçicilik efenim. Malın Gözü bloğunda memurlar.net konulu bir başlık açmış tabi memur bünyesi bu refleksif bir hareketle okumaya koyuldum. birden eski anılarım memurlar netle geçen bir senem (iki yıl önce) film şeridi gibi geçti gözümün önünden. ahh ahh dedim. atandım ben kefeni yırttımya dahada uğramaz olmuştum memurlara. postu okuyunca birden nostalji yapayım bi gidip eski arkadaşlara felan bakayım dedim. 45596 senedir atanamayanlar var hala ordamılar acebaa dedim:) gittim. öyle bir dalmışım ki 3 saatir çıkamıyorum. zira çıkıp bu postu girmek içinde sabırsızlanıyordum.

öyle başlıklar var ki yine yeni yeniden -eskisi gibi- tıklamadan edemedim. tıklayıp entryleri okuyuncada gülmekten kırıldım. karnıma ağrılar girdi hatta. tam bir kara mizah lan! insanlar acı çekiyor, atanamıyor, isyan ediyor, atananlar akıl felan veriyor arada birisi saç dökülmesinden şikayet ediyor(?) şimdi diyeceksin ki neresi komik? bu nimet hanımcım 8ooo okul önceci alacakya (5000'e düştüğü rivayet ediliyor) diğer branşlar isyanlarda! buna ithafen başlıklar açılmış. ''ana okulu öğretmeni ile evlenmek istiyorum, okul öncecilerle itinayla evlenilir, ev alma okul önceci al'' v.s. v.s. inceden inceden laf giydiyorlar meslektaşlarıma. bütün branşlar toplanmış vurun okul öncecilere yapıyorlar lan:):) işte komiklik burdan başlıyor. yazık benim arkadaşlar var onlarda tercihlerin açıklanmasını bekliyorlar (evet okul önceciler). foruma başlık açamıyorlar. o kadar kinlenmişki millet bunlara, siliniyor başlıkları. ağızlarını açsalar herkes bi taraftan laf sokuyor( 54 e düşmüş taban puanı da vayy anasını) (sende küfretme onlara hemen! nimet çok mu masum? onun haltı bu. tamam sende sinirlendin farkındayım ama beni tenzih et baryy:)) neyse efendim hal böyle iken msndende de bu konuların geyiği dönüyor.
-aynen aktarıyorum. isim ifşa etmeden-


astala:

annenlere selam söyle

astala:

grşrz by

vista:

sende selam söle bekar güzel okul önceci atanmayı garantilemiş arkadaşlarına.
vista:
sayı 5000 olunca insan seçici davranıyor:) kesin güzel olsun!


astala: atanmış bir okul önceci

vista: 80 puanla atanamayan sınıf öğretmeni.


büyük puntolarla uyarılar felan verilmiş okul öncecilerin sevgililierine /adaylarına v.s.



----atanacak olan okul öncecilerin sevgililerinin vay haline hepsi atanamayan sevgililerini bırakacak! yada işi olmayan sevgililerine burdan sesleniyorum okul öncesi öğretmeni sevgilisi olanlar ; onlar size tekmeyi basmadan siz onlara basın en azından gururunuz sizde kalmış olur..!---- (Bkz: memurlar.net)


evet okudum ve güldüm. sinirimden güldüm. elimden bişey gelmez ki. (en fazla mitingler felan yapılabilir, şikayet mektupları v.s. ama tınlayan kim?) inanın kahroluyorum bunları okuduğumda. trajikomik olaylar silsilesi!
Diğer taraftan kpss birincisi olan bir fizikçi atanamadı! evet atanamadı. kendisi Eskişehirdedir. henüz feryadını dile getirmemiştir lakin kamuoyu onun izini sürmektedir. adamın netleri GY: 58/2, G.K: 52/8, eğitim bilimleri: 111/9 ve bu netlerle 99,600 puan almış arkadaş. ohaa lan! canavar gibi puan almış.
Vee... atanamadı! çünkü nimetciğimiz fizik öğretmenliğine kadro açmamış! evlat acısı gibi koyar mı insana? koyar! intihar sebebidir lan!


---Fizik, 9450 aday için "0" kadro. alım oranı %0 yani mezun olanların hepsi işsiz kalacak. ---
Adalet mi şimdi bu sayın RTE! şeriatte var mı bunun bir adı? hükmü, cezası...
öğretmen atamaları açılımı yap sen kıl tüğ açılımı yapacağına! hey Allahımm yhaa. çemkirtmeyin lan beni!


bu ne olm? şaka mı yapıyorsunuz siz. yazık değil mi onca emeğe? yatacak yeriniz yok lan sizin. yerinde olmak istemezdim bu arkadaşın. Allah sabır versin...

Görüş ve yorumlarınıza sunarım...


not: bu haberi okuyunca çok sövdüm... ramazan felanda demedim hemde! bu dakkada mübahtır! nasıl bir ülkede yaşıyoruz? o kadar emeğin hesabını kim verecek!


2. not: bak hala sinirliyim çok edit ederim daha ben bu yazıyı. sahur yapmam lazım ama şimdi.

Pazar, Ağustos 30, 2009

MiNik SinekÇik




Allahım yaa deli olmamak içten değil. iki şuursuz kafadar bir olmuş gözüme gözüme
-abartmıyorum gözüme- kamikaze uçuşu yapıyorlar! gecenin bu vakti tek başıma doğu illerinde Allahtan reva mı lan bu bana! yakalayamıyorumda hayvanları yaa! şu postu yazana kadar elli kez -bu sefer abartıyorum saymadım- gözüme girmeye çalıştılar!

kulağımın dibinde vızzz vızzz vızzz utanmasa kulağımdan girip kafamın içine yerleşecek. orda kira vermeden yaşayıp gidecek. aile felan kuracak üreyecek... yeakk yhaaa!
insan nasıl katil olur demeyiniz efendim! olunuyor valla...

yakalarsam işkence edecem ipe dizecem suda boğacam falakaya yatıracam hızımı alamazsam kanatlarından çarmıha felan gericem! yaparım...
çok hızlı kaçıyolar lan. refleksleri çok güçlü şuursuzların. bu iş artık iddaya bindi. sabaha kadar uyutmaz haa bunlar. ama iyiki sivrisinek değiller di mi? o daha kötü. yok şükür ki karasinek bu. hehee
dur bakıyım hatta sevimli bile. bakıyım valla sevimli. havada süzüle süzüle sekiz çiziyolar. ordan oraya konuyorlar işte gözümden çıkıp burnuma ordan kulağıma geçiyorlar. kocaman evde başka bir yer bulamadılar benle meşgul oluyorlar. canlarım yaa. bak ben yalnızlık çekmeyeyim diye mi yapıyorlarki acaba. korkmayayım diye. evcil mi Yoksa bunlar? beslesem mi? ne gülüon millet fare besliyor. evet onun adı hamster.
yok anam yemezler öyle sevimlilik ayaklarını. uyurkende aman yazık kızcağız yol yorgunu uyusun dinlensin rahatsız etmeyelim diyecekler mi? hayır demeyecekler. neyse gittim ben sineksavmam lazım!!!
NOT: bissürü iğrenç kıllı sinek resmi buldum ama koymadım onları. sırf saygımdan. valla.

Yaz Gibisin





En çok yaz mevsimine benzetirim seni


Yaz gibisin sende gelen şehire


Rengarenk mis kokulu çiçekler getirirsin onun gibi sende...


Her lezetti tamam mümkün seninle


Ekşisini, tatlısını, kavununu, kirazını


Dedimya yaz gibisin işte...


içim ısınır geldiğinde


Sensin ısıtan sevginle, o ise güneşiyle


Bütün güzellikleri seleserpe döker önüme...


Sonra birdenbire;


Tam alışmışken ona,


Yaşamaktan nefes almaktan zevk alıyorken tam


Gidiverir...


Senin gibi!


Gidip başka ülkelere başka insanlarla paylaşır,


Bütün güzelliklerini.


İçi sızlamaz hiç


Aynı oyunları onlarlada oynar


Aynı meyvelerden tattırır, aynı çiçekleri koklatır..


Ve ben yalnız kalırım...


işte tam o sırada kış çıkagelir,


Yaz gibi değildir ama o da iyidir,


Soğuktur biraz ayazdır ama sevdirir kendini...


Tam unutuyorsundur yazı, yaşananları...


Evet diyorsundur, kış hayatımın anlamı!


Yaz bütün ihtişamıyla gösteriverir kendini,


Öyle aniden gelmez, haber salar,


İçini acıtarak, ellerinden kışı alarak gelir.


Sen daha yeni sarıyorken ayrılığın yaralarını,


O yine gelir!


Unutmana izin vermez


Ama senlede olmaz...


Sıkılır, çeker gider.


Böylesin işte sevdiğim, ne diyeyim yaz gibisin!




Zafer Benimdir!


Zafer, "Zafer benimdir" diyebilenindir. Başarı ise, "Başaracağım" diye başlayarak sonunda "Başardım" diyebilenindir.

Sizler, yani yeni Türkiye'nin genç evlatları! Yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz... Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler, asla ve asla yorulmazlar. Türk Gençliği gayeye, bizim yüksek idealimize durmadan, yorulmadan yürüyecektir.
K. ATATÜRK

Aşktır Ölümden Güzel Olan



Aynı anda birbirinin aksi yönde yola çıkan iki tren; sabit hızla ne zaman karşı karşıya gelirler? İlk karşılaştıklarından kaç saat, kaç gün, kaç ay, kaç yıl sonra tekrar karşılaşırlar? Karşılaşırlar mı?


O trenlerden birisinin arka vagonlarından birindeyim. Sabit hızla gidiyorum ama hangi hızdayım bilmiyorum. Beklide sabit duruyorumdur...


Trendeyim.


Yorgunum.


Mutsuzum.


Benden başka yolcularda var. Hepsi ben oradayım diye oradalar sanki. Gittiğim yere götürüyorum onlarıda. Yani karanlığa; yani mutsuzluğa; yani aşka! İtirazsız sorgusuz sualsiz kabul ediyorlar benimle gelmeyi. Belki ‘’gelin’’ bile dememişimdir. Hatırlamıyorum. Davetsizdir belki gelenler. Ama önemi yok. Yoldayız! Sabit hızla, sabit noktadayız!


--- Herşey biter herkes unutulur. Ben seni kaç kere seviğimi unuttum… ----


Sabit gözlerle sabit bir manzaraya bakıyorum. Manzaranın değişmemesi normal mi? hangisi normal yada normal olanın ne olduğunu bilmiyorum. Böyle bir arayışta da değilim! Sabit hızla giden bir trenden sabit bir manzaraya bakıyorum. Hepsi bundan ibaret…


Ineceğim istasyonu bilmeden; bindiğim istasyonun farkında olmadan, suçlu sorumlu aramadan, görmeden ve duymadan, konuşmadan, ağlamadan ve ağlatmadan gidiyorum. İnmem gereken yerde haberim olur biliyorum. Hangi yolculuk sonsuzdur ki hayatta? Sonun başlangıcında olan kaç kişi geri dönebilmiştir? Dönüşü yok biliyorum!


Herşey en baştan yanlış yapılmış, şimdi anlıyorum. Oysa ilk bakışta ne kadar çok ortak noktamız vardı. Ikimizde yolcuyduk mesela. Bir trene binmiştik. Ikimizde arka taraflarda bir vagona oturmuştuk. Aynıydık işte… o anın heyecanıyla farkedememiştik. Farkettik mi? O anın büyüsü bozulmasın, bu hikaye yazılsın ve başkahramanlarıda biz olalım diye sustuk belkide!!!


Farketmiştik! Ortak noktalarımızın aslında alakasız olduğunu…


Farklı trenlerdeydik…


Birbirine eşit uzaklıkta; aynı noktadan sabit hızla, zıt yönlerde yola çıkan iki trendeyiz şimdi…


Ne kadar zaman sonra karşılaşırız seninle?




Cuma, Ağustos 28, 2009

MimseLLik:)))


Bataklikcadisi beni mimlemiş. benimde ilk mimim sayesinde mimlendim. kendisine sevgilerimi gönderiyorum. kocaman hemde:)) ve başlıyoruz...


1) Hangi şehirde yaşıyorsun?


valla bende unuttum. göçebe gibiyim. şu sıralar yine bir göç hazırlığı içerisindeyim...

****************************************************************************


2)Blog yazmaya başlama kararını nasıl aldın?


bir anda! durupdururken hemde. oldu bittiye geldi.

****************************************************************************


3) Ne kadar süredir blog yazıyorsun?


Tamı tamına 18 gündür :))

****************************************************************************


4) Mesleğin? (bunu unutmuşum maddeler yer değiştirdi ama ossun)


ÖğreTmen.

****************************************************************************


5) Blogunu ne sıklıkla ziyaret edersin?


Uyandığımda kahfaltıdan sonra hatta bazen ilk işim pc açmak oluyor. Pc açık olduğu her zaman bloğuma göz atarım..

****************************************************************************


6)Bilgisayarı açtığında blogunu açmak kaçıncı sırada yaptığın iştir?


bunun rutin bir sırası yokki. sevmedim bu soruyu:))

*****************************************************************************


7) Başka bir blog sayfasında görüp aldığın bir şey, gittiğin bir yer oldu mu?


hayır olmadı henüz. ama bu olmayacağı manasınada gelmez. gerçekten çok farklı şeylere rastlıyorum zaman zaman. ama farklı olan herşeyi beğenmiyorum. zevk meselesi yani

******************************************************************************


8)Blogunda hangi konuları yazmak seni mutlu eder?


Valla bloquma bi başkasıymışım gibi sanki burası benim değilmiş gibi şöyle bi göz atıyorumda belirgin bir tarz göremiyorum:)) bazı kimi bloqların bir çizgisi var işte moda bloqu alışveriş bloqu duygusal bloqlar yada mizah dolu bloqlar. bunlardan hiçbiri değil benimki. her telden çalıyo valla:)) pazar yeri gibi. öyle çizgilerle sınırlandıramıyorum kendimi bazen çok duygusal bazen çok karamsar yada çok asi olabiliyorum. bazen eğlenceli şeyler yazmak istiyorum.

ruh halim belirliyor yazacaklarımı diyelim...

*******************************************************************************


9)Bloglarda gördüğün, diğer blog arkadaşlarını eklemekte seni cezbeden ne olur?


Şu yukarda bahsettiğim çeşit çeşit bloqlar varya. hepsi ne kadar alakasız değil mi birbirinden. yani duygusal, mizahi, karamsar, moda bloqları v.s. ama birbiriyle alakalı birsürü moda bloğu var yada birsürü duygusal bloq var. tarzı önemli değil kaliteli yazılar yazılmışsa ekleme sebebim oluyor. tarzı önemli değil derken yanlış anlaşılmasın. rastgele takip etmiyorum:) tabikide önemli ama illa duygusal olacak yada illa komik olacak gibi bi arayışım yok. illa kaliteli olacak.

********************************************************************************


10)Blogla para kazanma fikrine nasıl bakıyorsun?


ben bu işi para için yapmıyorum! bloq karın doyurmaz... asddsaadhkah

*****************************************************************************


11) Blog arkadaşlarınla buluşma/bir araya gelme fikrine ne dersin?


hmmm sanmıyorum. reelde hayal kırıklıkları yaşanabilir. hep hayalimde kalın ve hep hayalinizde kalayım...


12)Bu soruları kim/ler cevaplasın?




kabul ederlerse cevaplamalarını isterim...


Salı, Ağustos 25, 2009

Ramazan Davulcusu Açılımı...


Öncedende bahsettiğim üzre ramazanın olmazsa olmazlarındandır ramazan davulcusu. ama ben böyle bir davul çalma görmedim akidiş! hatta sadece davulcu olsa yine iyi. zurnacıda var yanında. bu gün dedim nostalji olsun azcık dinleyeyim hatta izleyeyim şunları. çıktım balkona. ama çıktığım anda bi hatıralarım allak pullak oldu. nostalji felan olmadı. acayip anlamsız bişeyler oldu kafamın içinde. nasıl olmasındı ki. davulcu amcam parmaağınndaaa yüzüklerrr kolundaaa bileziiikleeer oyy oyyy emineemmm çalıyordu. zurna eşliğinde:) yok beele bişey. nasıl yani şimdi bu adam sokakta müslüman mahallesinde hemde ramazan ayında emineye kur yapıyor! (müslüman mahallesinde salyangoz satmak) alt komşunun karısının adı emine diyelim misal (şükür ki bizim evde emine yok). ne bu şimdi? serenad olabilir mi ki acep. davul zurnayla serenadda hoş olmaz ama. (bu kısımda saçmalandı evet) not: ama adam çalıyo bunu napabilirim!


Hatta bak hiç abartmıyorum cidden oldu bu yani arkasındanda ''sütt içtiiimm diliiğğmm yandığğğ abareeyy ammanıınnn dökülldüüü kilim yandııı ben sana kurbanımmm'' bunu çaldılar. tamam iyi güzel şikayetim yok hatta eğlendimde denebilir gece 3 de davul zurna felan ohh teyy teyyy:)

ama eskiden hani maniler olurdu. ramazan geldiiii hoşş geldiii 11 ayınn sultanııı felan feşmekan...

mani olayı kalktı da benim mi haberim yok yoksa biizim mahallenin davulcularında mı bi gariplik var çözemedim. konu hakkında bilgisi olan varsa banada bi zahmet haber versin. yurt genelinde acebaa böyle bi davulcu akımı mı başlatıldı? zamane davulcusu hesabı. Davulcu açılımı da mı oldu? davulcular odası (?) eğlenceli birşeyler çalın yaz uygulamasına geçtik mi dedi?


Düğünler genelde yazın olur(bizim buralarda). bu senede ramazan yaza geldi ya bizimkiler hızını alamayıp gecede mi o şekil çalıyorlar yoksa. hatta kardeşimden az önce gelen bilgiye göre dün gecede zahidem çalıyorlarmış ':%&^+. nassııı yhaa?
Sizin oralarda da bu şekilde mi durum?

Göte göt denir!


Söylemek istenilen şeyi direk söylemekten yanayımdır her zaman. Öyle lafı çok evirip çevirmeye gelemem. Birine bişey anlatacaksam süslü kelimeler seçmeye üşenirim. Çok ciddi üşenirim. Araya bi kaç yabancı kelime sıkıştırayım aman efendim karşımdaki anlayamasın hönk! olsun kalsın (kal gelsin hehee), bende bu arada entel dantel kasılayım gibi bir düşüncemde olmadı hiç. Bu bir eleştiri de değil ayrıca. Çevremde öyle farklı kelimeler kullanan insanlar evet var. Ve bende onların o entel edalarını kasılmalarını seyrediyorum. Hatta eğleniyorum bunu yaparkende. Seyretmek tam olmadı burda gözlemliyorum desem daha doğru olacak cuk yerine oturacak kelime kanımca. ıhıhhm.. Arada sırada hem eqolarım tatmin olsun hemde bak istersem bende yapabilirim ama kasmıyorum gerek duymuyorum mesajlarını vermek adına o tarz bünyelerle o tarz diyaloqlara girmişliğimde var hatta. Yalnız bu tür diyalogları uzatmamak en iyisidir zira uzatıldığında grotesk (?) (kasılıyorum şuan hehee) bir durum peyda olmaktadır. İki tarafta pes etmemekte ısrarcı davranır. En entelim ben hatta Epentelim(?) ben bakışları savrulur havalarda saçmalamacalar eşliğinde.


Kardeşim kelimenin anlamını tamam ben biliyorum. Ama karşımdaki bilmiyor belki. Şimdi öyle bir sohbet esnasında bu kelimeleri kullandığında karşındaki anlamayınca ne olacak soracak. Sorunca ne olacak sen kullandığın kelimenin anlamını anlatacaksın bide; konu dağılacak.


+valla sıkıldım işten güçten alfanso. Hayat beni neden yoruoosunn diye bağırasım geliyor.
_Aaa olmadı ama bak şimdi optimist yaklaş hayata yorulmazsın. Valla.
+ ops.. optsms.. ne? Nasıl yaklaşayım?
_yhaa optimist işte bi nevi polyannacılık gibi. (kendinden emin ve kasıntılı pozisyon)
+polyannacılık ne olm abuk sabuk konuşuon ?!***?
_ yhaa bak şimdi optimistlik bardağın hep dolu kısmını görmek demektir. Yani her
şeye iyi yönünden bakmak. Kötü yanlarını göz ardı etmek böylelikle hayatın güzel olduğuna inanmak. Yhaa Pesimistliğin tam tersi işteaaa..
+ !%!/
_hea optimistin bi de ‘’suya yaptığı izdüşümü ile beraber bakıldığı zaman kelebeği andıran yelkenli tekne’’ (bkz. Ekşi sözlük) anlamıda var ama ben o manada kullanmadım… (hehee)
+ Alfansoooo beni neden yoruoosuunnnnnn? Defol alfanso!
_%’’!+/%

Buyurun ahanda örnek diyalog! İşte bu tip durumlara mahal vermemek adına yapıyorum ben bunu. İyide yapıyorum. Bana 100 puan entel dantellerede 0!


Bu konuda CaN YüCeL ekolümdür. Gayet rahat uslubu ve hazır cevaplılığı beni her zaman etkilemiştir. bir anısını paylaşmadan edemeyeceğim konu buralara kadar gelmişken…


CaN YüCeL bir şiirinde göt lafını kullandığı için mahkemeye çıkar, hakim sorar,niye göt dedin diye,
can baba hakim bey ama önce bişey anlatayım sonra cevabınızı vereceğim der, başlar anlatmaya;
-bir köyde ateşli bir hasta vardır, kasabaya doktora getirir hastayı köylüler. koca devletin koca doktoruna. doktor hastaya fitil verir ve köye döndükleri gibi hastaya fitili anüsten vermelerini söyler köylülere.köylüler tabi 'tamam dohtor bey' diyip köye giderler. köydeki herkese sorarlar, en bilgelere bile, ama kimse anüs ne demektir bilemez.bu nedenle bir türlü ilacı da veremezler hastaya. hastanın durumu da gitgide kötüleşmektedir. bunun üzerine köylü, doktora, koca devletin koca doktoruna telefon etmeye karar verir ama kimse buna yanaşmaz. ne cüret di mi doktoru arayacak bi köylü. neyse durumun vehameti üzerine muhtar aramayı kabul eder. bütün köylü toplanır santrale, muhtar arar,
"biz ne yapacaamızı bilemedik dohtor bey" der . karşıdan doktor bişiler söyler. muhtar döner arkasına: "makattan verin dedi dohtor" der.

yine tüm köye sorarlar, komşu köylere birilerini yollayıp sordururlar felan, ama makat ne bilen yoktur yine. hasta ise gitti gidecek, ateşler içinde kıvranıyo baya.
ihtiyar meclisi toplanır. son çare, doktorun bir kez daha aranmasına karar verilir. yine kimse aramak istemez doktoru. nihayetinde yine biri kandırılır, telefonun başına geçer, ama bi yandan söylenmektedir: "çok kızacak dohtor çok!" diye.

sonunda telefonu açar, durumu anlatır, doktor bişiler söyler yine. telefondaki köylü, yüzü allak bullak, arkasını döner: "çok kızacak demiştim size; götüne sokun dedi"

sonrada hakime döner CaN YüCeL ; şimdi hakim bey size soruyorum, göte göt denmezde ne denir,bu memlekette göte göt denir.

Saygı bizden…

Pazartesi, Ağustos 24, 2009

Oruç Tadı Yok Ağzımda...


Yok işte yok. Gece sahura kalkmak kaldırılmak daha doğrusu, eskisi kadar tat vermiyor artık. Gece kalkacağız diye erkenden yatardık. Şimdi bilgisayar önünde sahura kadar uyumuyoruz. dolayısıyla Sahura kaldırılma ritüelinden de mahrum kalıyoruz… annem odaya gelir bizi uyandırmak için uğraşıp dururdu. Nasıl olsa bizi kaldıracağından emindik. Mızmızlık edip ordan oraya dönerdik. Tekrardan uykuya dalardık. Yemek kokuları gelmeye başlayınca artık inat etmekten vazgeçer kalkardık. Uykumuz açılmasın diye gözümüz kapalı otururduk sofrada.


Sahurda mayalı yapardı annem. Yanıç katmer yapardı. Bunlar olmadan sahur sahur olmazdı. Mis gibide kokardı. Üstelik tok tutardı. Artık yapmıyor. Malum meşakatli bir iş bu. Hamur akşamdan yoğurulup hazırlanacak gece erken kalkılıp hamur açılıp pişirilecek felan. Artık büyüdünüz diyor annem. Bende yaşlandım. Uğraşamam diyor. Pide yiyoruz...
Akşam iftar sofrası hazırlıkları ayrı bir heyecan olurdu. Yemek istediklerimizi sayardık annemize hepimizin farklı isteklerinden azar azar yapardı annem. oruç tuttuk. Hak ettik. Canımız ne isterse onu yerdik. Şimdi annem yine soruyor ne istiyor canınız diye ama artık canımız bişey çekmiyor. Annem ne hazırlarsa onu yiyoruz. Sadece doymak istiyoruz. Canımız bir şey çekmiyor nedense. her şeye o kadar tokuz!


Susuluyor sofralarda. Anlatacak bir şeyimiz mi kalmadı acaba? Eskiden fırsat bulamazdık sıra gelmezdi kardeşlerden bize. Birbirimizi sustururduk. anlatacaklarımızı sığdıramazdık. Şimdi herkes kendi kendine düşüncelere dalmış tabağını seyrediyor. Kimse konuşmuyor. Arada tabağımdan kaldırıyorum kafamı yanımda çevremde oturanlara bakıyorum. Herkes sanki orada yalnız başına oturuyor gibi. televizyondan ses gelmese rahatsız edici bir sessizlik olacak. Tabak kaşık sesleri var fonda. Yemek yeniyor sofra kaldırılıyor. Evet konuşuluyor yine ama sohbet değil bu. Tabağı ver kaşığı al su getir bıcı bıcı cıcı cıcı. O kadar. Çay yapılıyor adettendir. Yemeğin üzerine çay içmeye bayılırım. İşte şimdi diyorum iki lafın belini kırcaz. Kardeşim gelecek mesela bana gününü nasıl geçirdiğini anlatacak. Yada annem küçüklük anılarımızı hatıralarımızı anlatmaya koyulacak yine bizde ilk kez dinliyormuşuz gibi merakla dinleyeceğiz 6753 kere dinlediğimiz hikayeleri. Ama olmuyor. Herkes yine susuyor. Hatta o kadar susuluyor ki çığlık çığlığa! bardaklara çayı koyuyorum kimsede masada gelip çay içmiyor. Bardağını alan gidiyor odasına. Ben kalıyorum orda. oturuyorum ve bende konuşmuyorum!

Ramazan pideside bi garip oldu. Eskisi gibi kokmuyor. Eskiden babam getirdiğinde mis gibi bütün eve yayılırdı sıcacık susamlı pide kokusu. Şimdi yine Pide geliyor ama kokmuyor….
Hiç yalnız yemezdik ramazanda yemekleri. Akrabalar eş dost hep bir arada olunurdu. Ya davete giderdik yada davet ederdik. yıl boyu görüşemediklerimizle bile bir araya gelir aynı masada yemek yer ordan buradan konuşurduk işte. Şimdi sofralar eksik. Yalnız şimdi sofralar!


Ramazan davulcusu var olmazsa olmazlarımız arasında. erkenden kalkardık davulu duyabilmek için. balkona çıktığımız bile olurdu hatta. kalkmadığımız zamanlarda annem ''davulcu geldi bak gidiyooo hadi kalkın'' diye bağırırdı. Sırf davulu dinlemek için alelacele kalkardık. maniler okurdu davulcu. ne dediğini bile anlamazdık. ama çok eğlenirdik. dinlerdik. şimdi davulcu geçerken ''bu ne yaaa gece gece kalktık işte uyumuyooozz'' sesleri geliyor kulağıma odalardan, ağzımdan...


Hurma ramazanda yenen bir yemiş olarak kalmıştır hep aklımda. Ramazan denince aklıma gelen birkaç şeyden biridir. Yine ramazan şimdi ama hurma yok! Kimseninde aklına gelmiyor kimse eksikliğini hissetmiyor. Ramazan sofrasının ortasına en güzel yerine hurma koyulurdu. Ezan okunmaya başlandığında hurma ile bozulurdu oruçlar. Unutuldu şimdi bunlar. O maneviyat yok. Hissedemiyorum bunu. Ağzımda oruç tadı yok!

Çok klişe olacak ama ahh ahhh nerde o eski ramazanlar! Gerçekten nerde o ramazanlar?

Saygılar…

Cumartesi, Ağustos 22, 2009

Keşke diye başlıyor cümleler şimdi





Çok zor işmiş bu büyümek dedikleri. Geçmişe baktığımda neleri geride bırakmışım meğer. Ne mutluluklarım ne sevinçlerim varmış. Ne komikmiş üzüntülerim. Üzüldüklerim. Öğretmenimden duyduğum bir aferin beni mutlu etmeye yetmiş. Babamın iş dönüşü aldığı çikolatalar benim için çok değerliymiş. Bayramda aldığımız yeni giysilerin heyecanı tarifsizmiş. Doğum günlerim çok kalabalıkmış ve kutlama yapılırmış. Ne çok sevenim varmış! Fotoğraflardaki gülen simalar bambaşka yerlere dağılmış. Şimdi Kimbilir nerelerde kimlerle neler yapıyorlardır. Ama o gün hep berabermişiz.


Bir yaş daha büyüdüm diye hep beraber sevinmişiz. Sonra benim yine çok doğum günüm oldu. Yalnızdım ama… ben bile unuttum çoğu zaman o günün anlamını. Saymadım kaçıncı yaşıma girdiğimi. Saymak istemedim belki. Önceden mutlu ederdi beni büyümek. Şimdi büyüdükçe üzülüyorum. Hep geçmişe bir özlem bir hasret içinde buluyorum kendimi. Okuduğum kitaplarda iyi değerlendiremezsen zamanı geçmişi hep geçmişe bakıp keşkeli cümleler kurarsın yazıyordu. Ama öyle değil bendeki. Dolu dolu geçirdim geçmişi. Her yaşımın hakkını verdim. Her an’ımın! Evet keşkeli cümlelerim var. Ama keşke şunuda yapsaydım yada keşke şunu yapmasaydım değil. Keşke hep o zamanda kalsaydım diyorum. Gökyüzüne baktığımda bulutların şekilden şekle girdini görebilseydim yine. Gökkuşağının altından geçmek için mahalledeki çocuklarla yarışabilseydik. vişne ağaçlarının tepesinden inmeseydik. Her yanımız vişne lekesi olsaydı. varsın çıkmasındı o leke! Büyüyünce polis olacam hayalleri kursaydık. Doktor olmak avukat olmak isteseydik yine. Tek sorumluluğumuz okula gidip gelmek ödevleri yapmak sınavlara çalışmak sınıfı geçmek olsaydı. Doktor olmak öğretmen olmak hayallerimiz hep ceplerimizde dursaydı…


Şimdi ceplerimiz boşaldı. Hayallerimizi koyduk masaya. Çikolatalarımız şekerlerimiz de çıktı ceplerimizden. Bozuk paralarımız taso bilye koleksiyonlarımızı çıkardık. Neşelerimizi sevinçlerimizi kahkahalarımızı da çıkardık onlarla birlikte. Çok istediğimiz hayallerimizin gerçekleşmesi için onlardan vazgeçtik. Başladık bir hayalin peşinde koşmaya…


Çok sevdiğimiz annemizden babamızdan kardeşlerimizden ayırdı önce bizi bu hayaller. Memleketin farklı köşelerine dağıldık. Öğretmen olmak istedik çünkü doktor olmak avukat olmak istedik. Yetmedi vişnelerin ağzımızda bıraktığı tat. Saklambaç oynarken sobelenmemenin verdiği haz yetmedi. Sek sek oynarken kazanmalarımız bizi mutlu etmedi bir süre sonra. Hayallerimizde aradık gerçek mutluluğu. Onları elde ettiğimizde buluruz sandık. Yanıldık!


Senelerce okuduk. Senelerce hasret kaldık evimize. Nihayetinde çok arzuladığımız hayalimizi gerçekleştirdik. Bir baltaya sap olduk. Sabah erken kalkıp işe gittik. Yorgun argın eve geldik. Çok sevdiğimiz çikolatayı yemeye bile zaman bulamadık. Gülmeleri unuttuk hayat telaşından. Para kazanmak ev geçindirmek derdine düştük. Senelerce gökkuşağını göremedik. Çıkmadı mı sanıyorsunuz. O her zaman var oldu bir grup coşkulu mutlu çocuk yine ona doğru koştu. Ama bizim haberimiz olmadı hayallerimiz için çırpınmaktan. Dönüp bakamadık başka bir yöne.


Evet şimdi polisiz öğretmeniz doktoruz belki. Ama mutlu muyuz?


Çok sevdiğim bir söz var yine keşkeli başlıyor ama pişmanlık keşkesi değil . bu başka türlü. Özlem var hasret var bu keşkede! Değişen bir hayal var. Büyük insanın hayali bu da. Büyümekten korkan insanın hayali belki.


‘’keşke hep çocuk kalsaydım da; dizimdeki yarayı dünyanın en büyük acısı sansaydım!’’

LinkWithin

Blog Widget by LinkWithin